Modern hayatın yeni kahramanları: depresyon ve kaygı bozukluğu

Hep soruluyor değil mi bu soru. Her şey bu kadar gelişmişken hayat kolaylaşmışken neden insanların stresi daha da arttı. Neden her 5 kişiden 3’ü antidepresanlara sarılır oldu. Depresyon ve kaygı kavramları hayatımıza neden girdi? Doğada yaşamanın, kolektif yaşamın yoksa bir sırrı mı vardı? Modern olmak iyi gelmedi mi insanlığa?

Kaybolan bağlar metninden yola çıkarak, biraz depresyon kavramını düşünelim istedim. Hani şu kolayca kendimizi içinde bulduğumuz durum. Modern çağın hastalığı! Depresyon, kaygı, stres… Belki de o kadar kolay düşmüyoruzdur bu durumun içine. Sorulardan ve cevaplardan kaçıyoruzdur.

Depresyonun birçok farklı nedeni olabilir. Johann Hari, bu sorunun cevabını aramak için çıktığı yolculuklarda ilginç sonuçlar keşfediyor. Önce biraz bunlar üzerine düşünelim. Örneğin, depresyon ve kaygı bozukluğunun kalıtsal olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Bazı araştırmalar gösteriyor ki anne hamilelik sırasında böyle bir durum yaşarsa, doğuştan depresifliğe meyilli bir birey dünyaya getirebiliyor. İntihara yatkın kişilerin çoğunda bu durum keşfedilmiş.

Şimdi de çok mutsuz olduğunuz herhangi bir anı düşünün. En dipte hissediyorsunuz. İşte o anda beynimiz hayatına artık bu koşullarda devam edeceğine inanıyor ve mutluluk sinapslarını tamamen bırakıp umutsuzluk içeren sinapsları güçlü tutuyor. Sizi mutsuz eden şartlar geçse bile bu durum yüzünden beyin depresyon halinden kolayca kurtulamayabiliyor.

Depresyonun kalıtsal özelliklerimiz ve beynimizdeki etkileri yanında bizi bu duruma iten başka şeyler de var elbette. Bunlara gelmeden önce depresyon, kaygı ve mutsuzluğa kavramsal olarak bakalım. Depresyon ve kaygı birbirine çok benzeyen fakat farklı kavramlar. Bu iki kavramı ikiz kardeşler olarak düşünebiliriz. Benzer semptomlar var ama özdeş değiller. Bununla beraber depresyon yaşayan herkes kaygı bozukluğu yaşayabiliyorken her kaygı bozukluğu yaşayan kişi depresyon durumunda olmaz. Mutsuzluk ise daha farklı bir durum. Mutsuz birini neşelendirmeye çalışabiliriz. Depresyonda olan birine ise haydi neşelen demek, bacaklarını kırmış birine haydi dans et, zıpla demek gibi bir durumdur.

Peki nedir bizi bu depresyona iten?

Doğada yaşayan kolektif topluluklardan, beton yığınları arasında yaşayan bireysel insanlara evrildik. Bu bireysellik durumu bizden neler aldı yerine neler getirdi. Bir düşünelim. Şuan kendinizi kötü hissettiğinizde derdinizi gerçekten paylaşabileceğiniz kaç dostunuz var. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre bu gerçek dostların sayısı yıllar geçtikçe azalmakta. Çünkü diğer insanlardan koptuk. İnsan en çok insana ihtiyaç duyarken insanlardan korkar oldu. Neden yalnız insanlar tehlikeli durumları daha hızlı fark ederler. Çünkü ona kendinden başka yardım edecek kimse olmadığını bilirler. Refleksler de buna göre çalışır. İşte kolektif toplumdan kopuş bize bunu getirdi. Birlik duygumuzu kaybediyoruz. Burada ifade ettiğim şey fiziki olarak yalnız olan insan depresyona mahkumdur değil. Esas yalnızlık fiziksel olarak insan olmamasından ziyade, başka insanlarla önemli bir şey paylaşamama hissidir.

Modernitede madde çok önemli bir hal aldı. Değer verilen şeyler değişti. Anlamlı değerlerden koparak materyalist bireylere dönüştük. Mutluluğa ulaşmanın yolu artık maddeden, yüksek mevkiden geçiyor. Yaptığınız tüm eylemleri, davranışlarınızı düşünün. Ne kadarını gerçekten kendiniz istediğiniz için kendinizi öyle iyi hissettiğiniz için yapıyorsunuz. Size verilen modern tüketim modelinde mi yoksa içinizden gelen anlamlı değerlerle mi yaşıyorsunuz hayatı. Bunu pastanın dilimleri gibi düşünelim. Materyalist dilimler ya da başkalarının bizi nasıl gördüğüne verdiğimiz aşırı değer ne kadar artarsa diğer dilimler o kadar küçük olacaktır. Ne yazık ki bu anlık tatminler geçtiğinde geriye büyük bir boşluk hissi kalacaktır. Çözümü ne kadar maddede ararsak, üzerine ne kadar yeni maddeler koyarsak boşluk o kadar artacak.

“Bize verilen modern tüketim modelini yaşamak” bu başlığı yapılan bir deneyden bahsederek ifade etmek istiyorum. Kanada’da iki sosyal bilimci 4–5 yaş aralığındaki çocukları iki gruba ayırarak bir deney yapıyor. İlk gruptaki çocuklara hiç reklam izletilmezken ikinci gruba ise bir oyuncak reklamı izletiliyor. Sonra çocuklara başka iki farklı çocuk gösterilerek şöyle deniyor: Şimdi bu iki çocuktan hangisiyle oyun oynamak istediğinize siz karar vereceksiniz. Birinci çocukta reklamdaki oyuncağın aynısı var ama bu çocuk iyi bir çocuk değil biraz huysuz. Diğer çocuğun ise oyuncağı yok ama iyi bir çocuk. Oyuncak reklamını seyreden çocuklar oyuncağı olan kötü çocukla oynamayı seçiyor. Reklamı görmeyenler ise diğer çocukla oynamayı seçiyor. Aslında burada bir insani bağ tercihi yapılıyor ve kötü olan seçiliyor. Çünkü artık bireyler için esas önemli olan şey madde.

Şimdi bu görsele bakalım. Kendimizi orda hayal edelim. Doğada. Böyle bir ortamda bir ekran koruyucuya bakıyormuş gibi hisseder olduk öyle değil mi. Doğada aklınıza gelen ilk şey oradan keyif almak değil de cep telefonunuzu çıkarıp hemen instagramda “doğa huzurdur” temalı bir post paylaşmak oluyorsa, doğa sizin için artık gerçekliğini kaybediyor olabilir mi? Doğa özümüzdür. Doğada biz ve canımızı sıkan her şey küçücüktür. Dünya ise kocamandır. Beton yığınları arasında öyle bir sıkıştık ki doğa küçüldü biz büyüdük. Kocaman dertlerimiz olduğuna inandık. Doğada stres ve umutsuzluğa yer yoktur. Olumlu anlamla birçok farklı hormonu harekete geçiren spor yapma eyleminde bile bu fark keşfedilmiştir. Yapılan bir araştırmaya göre spor salonunda spor yapan insan ile doğada spor yapan insanın depresyon olasılığı arasında anlamlı bir fark keşfedildi. Benzer şekilde hapishanedeki insanlara yapılan bir deneye göre, doğa manzaralı bir koğuştaki kişilerin boş bir duvar manzarasına bakan kişilere göre daha mutlu ve umutlu olduğu keşfedildi.

Kendimizden hiçbir şey katmadığımız işlere mahkum olduk. İlginç bir bireysellik ve kıskançlık kültürü içine düştük. Durduramadığımız bir “kendini ispat etme” savaşına girdik. Hayatta kendimize bir yer edinme çabası güzel de acaba doğru yolu mu seçtik. Hem diğer insanlardan koptuk hem de sosyal medyada her gün beni görün diye bağırır olduk. Kendimizi ispat etmek için kıskanılmaya değer müthiş bir hayatımız olduğunu gösterme çabasıyla “ben” pazarlıyoruz her gün sosyal medyada. Kendi hayatımız bizi yeterince tatmin etmediğinde başka hayatlara kötü eleştiriler getirerek küçük çaplı rahatlıyoruz. Sonra yine aynı boşluğa düşüyoruz.

Öyleyse nasıl yeniden bağ kuracağız?

Gerçek antidepresan nedir?

Modern hayat bize depresyon ve kaygı bozukluğu ile beraber tam da kendine uygun laboratuvarda geliştirilmiş ilacı da sundu çok şükür(!) Antidepresan. Acaba bu ilaç bizi mucizevi bir şekilde iyi mi ediyor gerçekten. Bizlere içinde bulunduğumuz kötü durumla ilgili hazır bir hikaye sunulduğunda anlık olarak rahatlıyoruz. Sen şu sebeple depresyondasın işte ilacın da bu kutunun içinde. Johann Hari de tam bunu yaşamış aslında. Ona sunulan, beyninde serotonin eksikliği olduğu için mutsuz olduğu hikayesi anlık olarak öyle inandırıcı gelmiş ki. İşte sebep bu çok basit! Şimdi bu kimyasal ilaçları yutacak serotonin seviyesi yükselecek ve artık acısı hafifleyecek.

Öyleyse plasebo etkisinden bahsetmenin şimdi tam sırası. Plasebo etkisi, kişi gerçek bir ilaç kullanmadığı halde kişiye gerçek bir ilaç verildiği söylenmesi ve sonrasında keşfedilen ilginç sonuçlarla ortaya çıktı. Ardından benzer durum için antidepresanlar üzerine bir deney yapıldı: Antidepresan aldığını sanıp plasebo alan bir grup. Antidepresan alan bir grup ve sadece gözlemlenen bir kontrol grubu. Deney sonunda anlaşılıyor ki antidepresan kullanımından sonra iyi hissetmek yarı oranda ilacın iyi geleceğine dair hikayeye bağlı. Geriye kalan yarısı ise kendiliğinden iyileşmeye ve kimyasala bağlı. Buradan anlaşılıyor ki antidepresan kullanımından sonra iyi olmanın sadece yüzde 25’i kimyasalın etkisine bağlı.

Bu durumda esas ihtiyacımız olan nedir?

Acının kendisi. Evet cevap bu. Alev alev yanan bir binadan çıkan dumanları düşünelim. Kapkara dumanlar. Dışarıdan baktığımızda sorun o siyah dumanlar gibi görünüyor öyle değil mi. Eğer dumana odaklanıp onu yok etmeye zaman harcarsak bina dakikalar içinde kül olur ve biz de duruma anlam veremezdik. Neyse ki esas sorunun alev alan noktada olduğunu biliyoruz ve müdahale hemen oraya yapılarak bina kurtuluyor. İşte depresyonun formülü de tam da burada gizli. Bir araştırmadan daha bahsedelim. İngiltere’de bir şehirde obezite hastalığıyla mücadele eden kişiler vardı. Ya da belki de obezite hastalığı sadece yangından çıkan dumanlar mıydı yoksa bakalım. Bir doktordan bu hastalığın çözümü için bazı formüller geliştirmesi isteniyor. Doktor araştırmaya başlıyor sonuçları hastalar üzerinde uyguluyor ve 1 yıl içinde obezite ile mücadele eden bu grup zayıflayarak sağlıklı hayatına kavuşuyor. Buraya kadar her şey çok doğal seyrinde ilerliyor değil mi? Ardından bu gruptaki kişilerin ağır bir depresyon geçirmeye başladığı fark ediliyor. Bu ilginç durum doktoru çok şaşırtıyor. Çünkü hayatlarındaki en temel sorundan kurtulmuşlardı. Bir araştırma daha yapılıyor bu kez kişilerin hayat hikayeleri inceleniyor. İşte bu noktada daha ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Vücut ağırlıklarını kaybeden bu kişiler artık kendilerini hayata karşı çok zayıf ve güçsüz hissetmeye başlıyor. Örneğin statü olarak kendini düşük ya da fiziksel olarak güçsüz hissettiği için bu cüssenin içine saklanarak kendini iyi hisseden biri bunu kaybettiği için artık ağır bir depresyon içine giriyor. Çocukluğunda tacize uğrayan bir kadın erkeklerden kendini korumak için saklandığı bu cüsse gidince kendini savunmasız hissediyor. Buradan anlaşılıyor ki bu insanların en büyük problemi obezite değil, obezite sadece bir sinyal. Başka bir şeyin sinyali. Bu sebeple hikayemiz çok önemli. Kendimize ya da başkalarına sormamız gereken farklı sorular var. Kolektif yaşayan toplumlar neden daha mutlu. Çünkü onların farklı bir antidepresanı var. Laboratuvarda geliştirmesi mümkün olmayan bir antidepresan: Birlik duygusu ve sorunun temelini çözme güdüsü.

Acıdan kaçmamalıyız. Acıyı dinlemeye çalışmalıyız. Anlamı orada bulmalıyız. Victor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı metninde dediği gibi, evet kaderi değiştiremiyoruz. Ama kadere yönelik tutumu değiştirmeyi başarmakla başlıyor her şey. Çektiğimiz acıda bile bir anlam bulmakla. Logoterapi ilkesi de bunu söyler. İnsanın temel amacı acılardan kaçmak, onları örtmek, hayatta sadece haz almaya yönelmek değil, yaşamda bir anlam bulmaktır.

Bir de gerçekten kim olmak istediğimizi, bize neyin iyi geleceğini sormalıyız kendimize. Bize dayatılanı mı yaşıyoruz yoksa içsel hedeflerle mi ilerliyoruz. Kim olduğumuzu anlamak başka birinin bizim için yapamayacağı tek şeydir. İnsanlığın bu yeni yaşam şekli içinde kaybettiğimiz tüm anlamları ve benliğimizi yeniden keşfettiğimiz aynı zamanda pastada bolca içsel hedef dilimleri içeren bir yaşamda olmamız dileğiyle.

Sociologist, Master’s degree: Human and Social Sciences dnzozari@gmail.com www.konakakademi.com

Sociologist, Master’s degree: Human and Social Sciences dnzozari@gmail.com www.konakakademi.com